Ahtapotun Üç Kalbi ve Sekiz Ayrı Zihni
Sinir hücrelerinin çoğu kollarında olan, kanı mavi akan ve renk körü olmasına rağmen kusursuz kamufle olan ahtapot, hayvanlar dünyasının en sıra dışı zihinlerinden biri.
Selin Yalçınel Güncelleme: 4 dk okuma
Bir ahtapotu ilk kez yakından izleyen çoğu insanın aklına aynı düşünce gelir: bu hayvan bize bakıyor. Camın ardından yaklaşan bir eli takip eden gözler, kapağı kurcalayan kollar ve durumu tarttığını düşündüren o kısa duraklamalar, omurgasız bir deniz canlısından beklenmeyecek bir izlenim bırakır. Ahtapot gerçekten de hayvanlar dünyasının en sıra dışı zihinlerinden birine sahiptir; üstelik bu zihin, bizimkinden bütünüyle farklı bir mimariyle kurulmuştur.
Kollara Dağılmış Bir Sinir Sistemi
Ahtapotun sinir hücrelerinin yalnızca üçte biri kadarı kafasındaki merkezde toplanmıştır. Geri kalanın büyük bölümü sekiz kolun içine dağılmış durumdadır. Bu, her kolun kendi başına iş görebilmesi anlamına gelir. Bir kol, merkezden ayrıntılı emir beklemeden bir taşın altını yoklayabilir, karşılaştığı yüzeyin dokusuna göre kavrama biçimini ayarlayabilir. Merkez daha çok genel yönü ve amacı belirler; ayrıntı çözümü kollara bırakılmıştır. Bu yapı, bir yönetim biçimi olarak son derece verimlidir: sekiz esnek uzuv, tek bir komuta zincirine bağlanmış olsaydı hareketin eşgüdümü neredeyse imkânsız olurdu.
Kolların yüzeyindeki yüzlerce vantuz da yalnızca tutmaya yaramaz. Her vantuz aynı zamanda tat ve dokunma algılayıcılarıyla kaplıdır. Ahtapot bir kaya çatlağına kolunu soktuğunda, orayı görmese bile içeride yengeç mi yoksa boş kabuk mu olduğunu adeta dokunarak tadar. Görmeden tanıma yeteneği, karanlık ve dar yaşam alanlarında paha biçilmez bir üstünlüktür.
Üç Kalp, Mavi Kan
Ahtapotun üç kalbi vardır. İkisi solungaçlara kan pompalayarak oksijen alınmasını sağlar, üçüncüsü ise oksijenlenmiş kanı vücuda dağıtır. Kandaki oksijen taşıyıcı madde bizdeki gibi demir değil bakır temellidir; bu yüzden ahtapot kanı kırmızı değil mavimsidir. Bakırlı taşıyıcı, soğuk ve oksijeni az sularda demirli olandan daha verimli çalışır, ancak yüksek tempolu hareketi desteklemekte zorlanır. Ahtapotun yüzerken çabuk yorulmasının ve çoğunlukla yürümeyi tercih etmesinin bir nedeni budur. İlginç bir ayrıntı da şudur: hayvan hızlı yüzdüğünde vücuda kan gönderen merkez kalp durur, bu yüzden kaçış hamlesi onun için gerçek anlamda yorucudur.
Deriyle Konuşan Bir Hayvan
Ahtapotun derisi, saniyenin çok küçük bir kesrinde renk ve desen değiştirebilir. Deri altındaki minik kesecikler kasılıp gevşedikçe içlerindeki renk maddesi yayılır ya da toplanır; alttaki yansıtıcı katmanlar ise ışığı bükerek parlaklık ve ton oyunları yaratır. Buna ek olarak deri, küçük çıkıntılar oluşturarak pürüzlü bir yosun ya da mercan görüntüsüne bürünebilir. Böylece hayvan yalnızca rengiyle değil dokusuyla da zemine karışır.
Bu yeteneğin en şaşırtıcı yanı, ahtapotun renk körü kabul edilmesidir. Gözleri renkleri ayırt etmek için gerekli farklı algılayıcılardan yoksundur. Deriye dağılmış ışığa duyarlı hücrelerin bu açığı bir ölçüde kapattığı, hayvanın çevresindeki ışığın niteliğini adeta deriyle sezdiği düşünülür. Kesin çözüm ne olursa olsun, sonuç ortadadır: renkleri göremeyen bir canlı, çevresine renkçe kusursuz uyum sağlamayı başarır.
Ahtapotun gövdesinde tek bir sert parça bulunmaz; yalnızca gagası katıdır. Bu nedenle gagasının geçebildiği her delikten geçebilir. Kilolarca ağırlığındaki bir hayvanın bir yumruk büyüklüğündeki açıklıktan sızması, onu izleyenler için inanılması güç bir görüntüdür. Kaslarını sıvı gibi yeniden düzenleyebilmesi hem avlanmasını hem saklanmasını kolaylaştırır. Aynı esneklik kaçış için de kullanılır: dar bir kaya yarığına giren ahtapot, kendisinden çok daha büyük bir avcı için erişilmez hâle gelir. Tehdit sürerse mürekkep bulutu bırakır; bu bulut yalnızca görüşü kapatmakla kalmaz, bazı avcıların koku alma duyusunu da bir süre bulandırır.
Öğrenen ve Çabuk Sıkılan Bir Zihin
Ahtapotlar kapaklı kavanozları açmayı, labirent benzeri düzeneklerden çıkışı bulmayı ve tekrarlanan işlemleri öğrenmeyi kısa sürede başarır. Bazıları boş hindistan cevizi kabuklarını taşıyıp gerektiğinde barınak olarak birleştirir; bu, alet kullanımına yaklaşan ender omurgasız davranışlarından biridir. Bakımını üstlenen kişileri ayırt ettiklerine, hoşlanmadıklarına su püskürttüklerine dair gözlemler de az değildir. Akvaryumlarda tekdüze bir ortamda tutulan ahtapotların huzursuzlaştığı, oyuncak ve bulmaca verildiğinde ise belirgin biçimde canlandığı bilinir.
Bütün bu yeteneklere karşın ahtapotların ömrü çoğu türde bir iki yılı geçmez. Dişi yumurtalarını bıraktıktan sonra onları korumaya adanır, bu süreçte beslenmeyi keser ve yavrular çıktığında yaşamı sona erer. Bilgi birikimi kuşaktan kuşağa aktarılmaz; her ahtapot dünyayı yeniden, tek başına ve sıfırdan öğrenir. Belki de bu hayvanı bu kadar etkileyici kılan, kısacık bir ömre sığdırdığı bu yalnız ve hızlı zekâdır.